lobster_image

 

 

İlişkiler özellikle de kadın-erkek ilişkisi antik Tanrı-Tanrıça hikayelerinden edebiyat ve  sinemaya anlatı ormanının değişmeyen temasıdır. Öteki ile ilişkinin belki de en çetrefillisi, duygusal çapta en yoğunu olduğundan diğer tüm ilişki biçimlerine nazaran kendimizle yaptığımız iç konuşmalarından, monologlardan çok daha fazla bizlere ayna tutar hem bireysellik hem de toplumsallığın mahiyetine…İlişkiler ya özgürleştirir insanı ya da ilişkideki tarafların beklentisi ve o beklentileri inşa eden toplumun “değer” yargıları ölçeğinde bir tutsaklık olup çıkar insan için. Yunanlı sinema yönetmeni Yorgos Lanthimos’un 2015 yapımı Lobster’i (Istakoz) izlerken insan, ister istemez iki insanın özeline ait olacağını varsaydığımız ama bir şekilde toplumun gözetimi dışına çıkmayan ya da çıkamayan ilişkilerin doğasını sorguluyor.

Eşini kaybeden David (Collin Farrell) rehabilitasyon için götürüldüğü otelde bir eş bulmaya mecbur tutulur. Mecburdur çünkü kendisine verilen sürede en uyumlu olabileceği eşi bulamadığı takdirde bir hayvana dönüştürülecektir. Başarısız olması durumunda dönüşmeyi tercih ettiği hayvan, ona göre en uzun ve yalnız da yaşayabilecek bir hayvan olduğundan ıstakozdur.  Çift olmayı denediği kadın ise zalim bir kişiliktir ve sırf onunla olabilmek adına kendisini zalim olmaya zorlar, açıkçası rol yapmak zorunda kalır. Ancak merhametli, duyarlı doğası oyuna son verir ve ayrılarak otelden kaçar. Kentin ikiyüzlü ve hiperuyumluluğa zorlayan ilişkisinden kaçarak kırsalda konumlanan “muhalif” yalnızlar grubuna katılır zavallı David ama burada da çift olmak bir suçtur ve orada belki bir hayvana dönüştürülmemekte ama doğrudan yaşamına son verilmektedir. Ormandaki yaşamı aşık olduğu ve kendisi gibi miyop olan bir kadınla (Rachel Weisz) kurduğu ilişki ile tehlikeye düşer. Aralarında gelişen aşk tespit edilir ve körlüğe mahkum edilen eşi ile birlikte olabilmesinin tek yolu David’in kız arkadaşıyla ormandan kaçmasıdır. Kaçıp kente gelen çiftin birlikte olabilmesinin önünde tek bir engel kalmıştır o da David’in de kendi kendini kör edebilmesidir.

Cannes Film Festivalinde Jüri Özel ödülünü alan filmde yönetmen Yorgos Lanthimos, ilişkilerin ne kadar özgür olabildiğini sorguluyor. Toplum şu ya da bu şekliyle ilişkiler hakkında nihai sözü söyleyebilecek kudreti kendinde gördüğü sürece ilişkilerin iki kişinin kararlarıyla yürüdüğü ne kadar iddia edilebilir? Yönetmenin Avrupa’nın en doğu ucu diyebileceğimiz ve kültürel olarak benzerliğimizin tartışılmaz olduğu Yunanistan kökenli oluşunun toplumun “ilişkiler” üzerinde hâlâ söyleyebilecek pek çok sözü olduğu bizim gibi toplumları daha iyi analiz edebilmesini kolaylaştırmış olsa gerek ancak filmde de gösterildiği gibi ilişkilere yönelik hakim söyleme muhalif söylemlerin de en az muhalefet ettiği söylemler kadar ilişkilere müdahale ediyor oluşuna ne demeli acaba? Filmde kaçan çiftin sığındığı yer yine de bir “yer” olarak sadece uzamsal bir mekan, bir cennet değil aynı zamanda ideolojinin de üretildiği bir “habitus”dur. Bireylerin tüm kişisel acziyetleri, zaaflarını örterek bir tür yersel “cennet”e yönelik bir vaad olarak gördüğü “evliliğin” toplumsal gözün önünde icra edilen teatral bir gösteriye malzeme olduğu evlilik programlarının televizyonları istila ettiği şu günlerde üzerine düşünülecek soruları yeniden hatırlatan bu filmi izlemenin doğru zamanı galiba tam da bu zaman.

ŞAFAK BAŞKAYA

Reklamlar