Aramıza yeni katılan yazarlarımızdan Şafak Başkaya’nın ilk yazısını paylaşıyoruz!

Tarih boyunca kuşaktan kuşağa anlatılagelen hemen hemen tüm hikayeler erilliğin merkezde olduğu bir anlatı evrenini yeni kuşaklara taşımışlardır. Hikayelerin bu temel özelliği 20. yüzyılda sinemanın ortaya çıkışıyla değişmeden devam etmiştir. Kadın, tıpkı tarihi hikayelerde olduğu gibi erkek kahramanın etrafında gelişen hikâyede mevcudiyetini bir yan figür ve adeta bir motif gibi kalarak korumuştur. Düşük bütçeli yapımlar ya da deneysel çalışmalar haricinde ana akım sinemada kadının ya da kadınlığın merkezi rolünden söz etmek mümkün olamamıştır.

pedro-almodovar
Pedro Almodovar

2016 yılının Nisan ayında İspanya’da, Ekim ayının sonunda ülkemizde gösterime giren, ünlü İspanyol yönetmen Pedro Almodovar’ın merkezinde kadının yer aldığı “Julieta” filmiyle seyirciler, cinsiyet farklılığı ve erilliğe, kadın merkezli bir bakışla karşı karşıya geldiler. Bir erkek yönetmenin elinden kadın bakışı kulağa garip gelebilse de “kadınların yönetmeni” de denilen Almodovar’ın önceki filmlerine aşina olan seyirciler için bu hiç de garipsenecek bir durum oluşturmamaktaydı.

julieta-poster-pedro-almodovar-2016-filmloverss
Julieta (2016)

Yeni bir yaşam kurmanın eşiğinde olan kırk yaş üstü Julieta (Emma Suarez), uzun yıllar yüzünü görmediği ve artık neredeyse unutmaya çalıştığı kızı Antia (Priscilla Delgado/Blanca Pares) ilgili aldığı bir haberle geçmişini hatırlar. Julieta’nın kızıyla olan hatıralarının tetiklediği uzun flashbacklerle genç Julieta’nın (Adriana Ugarte) denizci eşi Xoan (Daniel Grao) ile tanışıklığı, Antia’nın dünyaya gelişi, anne ve babasıyla ilişkisi ve eşinin talihsiz bir deniz kazasıyla gerçekleşen ölümüyle başlayan ve kızının bilinçli bir tercihle annesinden ayrı düşmesiyle daha da artışa geçen depresyon ve melankoliye şahit oluruz. Kızıyla ilgili haber eski hatıraları canlanırken bir yandan da Julieta’da kızına kavuşabilme ümidi yeniden depreşmiştir ama aradan geçen on iki yılın ardından zaten kızı da kendisini aramaktadır.

julieta_22-0-2000-0-1125-crop
Romancı Alice Munro’nun üç kısa hikayesinden oluşturulan senaryoda sanki farklı hikayeler uç uca tutuşturulmuşcasına akıyor ve sonunda seyirci bir kadının gençlikten olgunluğa geçiş yolculuğuna şahit oluyor. Gençliğinde edebiyat öğretmenliği yapmış olan Julieta’nın öğrencilerine verdiği bir derste değindiği Homeros’un ünlü kahramanı Ulysess (Odysseia olarak da bilinir) bir ayrıntı gibi görünse de bizlere, yönetmenin filmde yapmak istediği karşılaştırmayı yakından anlamak için gereken öğeyi sunmaktadır. Batı edebiyatının bu en eski kahramanlık destanı Almodovar’ın elinde merkezinde kadının olduğu bir modern zaman destanına dönüşür. Ulysess kısmen Julieta’da ama büyük ölçüde kızı Antia’da hayat bulacak ve tıpkı Ulysess gibi kendisi ve kızı Ulysess’in serüvenlerinden hiç de aşağı kalmayan ve adına “hayat” dediğimiz maceranın sıkıntı ve sınavlarını aşıp birbirlerine kavuşacaklardır.

julieta_01-1170x780

Ulysess’in Truva savaşı sonrasında çıktığı yolculukta yüz yüze geldiği güçlükler, modern dünyada cinsiyetler arasındaki ilişkiden ortaya çıkan sorunlara dönüşür. Ulysess gibi modern birey de bu güçlüklere karşı çeşitli ve karmaşık duygular selinin içinden geçerek yolculuğunu sürdürmek ve kendini yitirmeden varlık evine dönmek zorundadır. Deniz kazasında kaybettiği eşinden sonra her şeyiyle bağlandığı kızının kendini terk edişinin verdiği derin üzüntüyle baş edemeyip bilinçli bir kararla onu unutmayı seçen Julieta, bir gün kızının arkadaşıyla karşılaşır ve onun hayatta ve iyi olduğunu öğrenerek yolculuğuna kaldığı yerden devam etmek zorunda kalır. Kızını bulmak ümidi ondan gelen bir mektupla doruğuna ulaşır ve zarfın üzerindeki adrese doğru ikinci eşi Lorenzo (Dario Grandinetti) eşliğinde yola çıkar, cennetten bir parça addedilebilecek kadar güzel bir manzara eşliğinde film son bulur.

julietajpg
Filmin henüz başlarında Almodavar’ın kadın kahramanı Julieta’nın bir tren yolculuğunda vagonunda otururken karşısına eşini kaybetmenin derin hüznünü yaşayan orta yaş üstü bir erkek yolcu oturur. Gözlerindeki derin hüzne rağmen yaşça kendisinden çok büyük olan bu erkeğin arkadaşlık teklifini reddeder Julieta, sonrasında aynı erkeğin intihar haberiyle birlikte suçluluk duygusuyla dolar; ama benzeri suçluluk duygusu film boyunca hiçbir zaman kaybolmaz tersine yerine yenileri eklenir. Eşi Xoan’ın, kendisini aldattığı şüphesiyle yaptığı tartışma sonrasında denize açılması ve bunun sonucunda fırtınalı denizde ölmesi ikinci bir suçluluk duygusunun kaynağı olacaktır. Ve bu iki olaya ileri yaşlarında tanışıp kendisine âşık olan erkeği kızının arayışı adına bırakmak zorunda kalmasından doğan suçluluk duygusu ve kızının kendisinden uzaklaşmasının yarattığı derin özlemin yanı sıra bir başka suçluluk duygusu daha eklenecektir. Filmde ele alınan bir başka duygu da sadakat ve fedakarlıktır. Julieta’nın annesinin kendisini aldatan eşine yönelik sadakat ve fedakarlığı, Julieta’nın kendisinin eşine yönelik benzer sadakati ve Julieta’nın kızı Antia’nın her ne kadar acısı sebebiyle suçlayıp uzun süre ayrı kalmış olsa da annesine yönelik sadakati, Xoan’ın hizmetçisi Marian’ın (Rossy de Palma) bir önceki ev sahibesine yönelik sadakat ve koruyuculuğu, tüm bunlar kadının sadakatinin örnekleridir. Kadınların bu sadakati ve fedakarlığına karşın babasının hasta yatağına saplanmış kalan annesini aldatışı ve Julieta’nın eşi Xoan’ın sadakatsizliğinden haberdar ediliriz.

pedro-almodovar-roses-1150x822
Pedro Almodovar

Almodovar’ın filmin açılış sekansında dikkatimizi çektiği ve çok daha sonra tekrar ve daha uzunca gösterdiği, arkadaşı Ava’nın (Imma Cuesta) yaptığı kesik penisli erkek heykel figürleri de bir şeyleri imlemektedir. Tren sahnesinde eşinin kaybından ötürü intihar eden erkekte olduğu gibi kadın yoksunluğunun yol açtığı bir facia ya da sonraları Xoan’ın ve babasının bitmek bilmeyen aldatışları, bir türlü sonuca ulaşamayan erkekteki iktidar arzusunun bir vurgusu gibidir. Erkek varlığı ya da erillik, kadınsız yarım gibidir, ona adeta muhtaçtır; çünkü ispat peşinde bir oluş ama bir tamamlanamayıştır, dolayısıyla da huzursuzdur. Dişi ise Julieta örneğinde olduğu gibi ebedi “Anne”dir ve tek huzursuzluğu “kızı”ndan ayrı kalmasıdır. Kızı da “Anne”liği tadarak “Anne”sini anlamış ve ruhen onunla birleşmiştir. Ve filmin sonunda tıpkı Ulysses’in yolculuğunun sonunda ailesinin yanına dönüşü gibi kızı da annesine kavuşacaktır. Ulysses gibi kızı da çıktığı yolculuktan döner; ancak eşi Xoan bir arayışın değil kızgınlığın teşvik ettiği yolculuğundan dönememiş ve ölmüştür, dolayısıyla başarısızdır. Şehvetin yokluğunda bile en az şehvet kadar yoğun ve yıkıcı olan öfke vardır erkek için. Sanki hem senaryonun esinlendiği hikâyenin yazarı Alice Munro hem de Almodovar, bilinçli olarak kısa erimli ve şehvet veya öfke merkezli, derinlikten yoksun sığ arayışlarının erkeği nasıl tüketebildiğini göstermek istemektedir. Onun arayışı kısa erimlidir; çünkü bir başkasında kendini keşfeden ve bu keşifle birlikte kendini aşan “öteki”nin arayışı değil kendine sürekli yeni bedenler arayan şehvet ateşinin sığ ve kısa erimliliğine mahkum bir arayıştır bu. Sanki erkeğin sığlığını gösterebilmek için bu yüksek yoğunluklu; fakat kısa erimli iki duygu seçilmiş gibidir. Derin duygular ve ruhun arayışı ise Kadın’a ya da Dişi’ye mahsus gibi görünür film boyunca. Sadakat sergileyen iki erkek figürü Julieta’nın aşığı Lorenzo (Dario Grandinetti) ve tren sahnesinde adını dahi bilmediğimiz intihar eden erkektir. Lorenzo, Julieta’ya sadakatini onu bekleyerek ispatlamıştır. Trende adı sanı olmayan erkeğin intiharı ise görünürde eşinin ölümünden kaynaklanan hüzünmüş gibi olsa da sanki kadına yönelik ümidini yitirdiği için olabildiği iması vardır, kadınlar ise ilişkilerdeki kayıplara karşı daha güçlüdürler. Kadınların erkeğe tutunmaları benzeri bir ihtiyaç biçiminden çok uzaktır; çünkü aranan şey bir “beden” değil “sevgi” ve “güven”dir. Julieta ve kızı bu iki duyguyu da bir erkekte değil birbirlerinde bulacaklardır. Kızı da Julieta da birbirlerini bularak asıl yurtlarına kavuşmuş olacaklardır tıpkı Ulysess’in sevdiklerinin barındığı yurduna dönüşü gibi…

julieta-xlarge_transgsao8o78rhmzrdxtlqbjdldu0tl-cg_amouqysxmfgu

Kadın, yolculuğuna tek başına çıkmış ve bu yolculuğu yine bir başka kadında son bulmuştur. Bu kez erkek hikâyenin kurucu unsuru, öznesi olmaktan çok ama çok uzaktır. Erkek, zafiyetiyle yolculuğunu tamamlayamamış, Ulysess’in öyküsündeki seyyahları yollarından alıkoyan güzel peri kızlarına (Sirenler) tutularak yarı yolda kalmıştır; ama Kadın, bu yolculuğu tamamlayıp asıl yurduna dönerek zaferini ilan edebilmiştir. Klasik Ulysess anlatısı tersine çevirmeyle modern özgür Kadın’ın kendini, kimliğini arayış hikayesine dönüşmüş; feminist jargonuyla (His)tory değil artık bir (Her)story yazılmıştır. Feminizmin kurguda yarattığı kadın merkezliliği görüldüğü üzere kendisine Almodovar’ın sinema dilinde karşılığını bulmuştur. “Kadınlar dramatik süjeler olarak çok daha olağanüstüdürler.” diyen ve “kadınların yönetmeni” olarak da anılan Pedro Almodovar’ın bu filminin feminizmin sinemadaki etkileri üzerine ileride yapılacak çalışmalarda üst sıralarda yer alacağını şimdiden tahmin edilebilir: çünkü edebiyat dışında sinemada bir erkek dilinden anlatılan (Her)story oluşu bile filme, başlı başına ayırt edici bir nitelik kazandırmaktadır.

Reklamlar