O hikayeler yazıldı, o filmler çekildi.” diyor Cafer Penahi, yirmi sene boyunca film çekmesinin yasak olduğu anayurdunun başkenti Tahran’da direksiyon sallarken. Sebebi üzerine artık kafa yormaktan yorulduğumuz 2010 başlangıçlı bu yasaktan beri üçüncü filmi Penahi’nin. İlk ikisi olan Bu Bir Film Değilve Perde, Penahi’nin evinde çektiği ve bana göre insanın kendini keşfetmesi üzerine yazılmış iki belgeseldi. Yönetmene Berlin’de Altın Ayı ve FIPRESCI ödüllerini kazandıran Taksi’de ise başrolde Tahran ve İran halkı, kültürü, devleti var.

Taksi’nin kapısı açılıp ilk müşteri bindiğinde, kültürel ve zihinsel çatışmalardan ilki de start alıyor. Penahi’nin dudaklarını pek kıpırdatmadığı bu çatışmalarda eğitimli ile cahil, erkek ile kadın, genç ile yaşlı, zengin ile fakir, ciddiyet ile tebessüm yer alıyor. Kiyarüstemi’nin 10’unda olduğu gibi her seferinde, o an belli olacak yeni istikamette kimlerin bize eşlik edeceğinin merakı içinde yaşıyoruz. Güvenlikleri sebebiyle isimleri açıklanmayan amatör oyuncular ve sıradan insanlar, İran toplumunun politik, sosyolojik, ekonomik, kültürel, tinsel, hukuki ve eğitimsel yönlerine farkında olmaksızın eleştiri getirirken bir yandan da bu eleştirilerin birer parçası haline geliyorlar. Örneğin laf ile gemi yürüteceğini düşünen, eğitimsiz bir erkek ile öğretmen olduğunu en başından anladığımız bir kadının laf dalaşı içinde kendimizi bulmamız bir tesadüf değil. Penahi, senaryonun detaylarını kurgularken bazı değişmez normları da doğal seyrine bırakmış gibi. Erkek, her zamanki gibi fikrini savunmak konusundaki aczini, kadının toplumsal konumu üzerinden kapatmaya çalışıyor. Bunu açık açık dile getirmese bile, tavırlarından ve dilinden dökülen her sözcükten, tartıştığı kişinin kendi kültürüne göre ikinci sınıf bir vatandaş olduğuna inandığını hissediyoruz. Ölümü, bahsetmesi bile kolay bir konu olarak değerlendiren erkek, kendisini bir hırsız olarak nitelendirdiğinde dahi karşısındaki kadına karşı üstün olduğuna dair koruduğu inancın sinyalini veriyor. Halbuki durumun görünenin tam aksi yönde seyrettiğini anlamak için modern insan kalıbına girmeye gerek bile yok. Ne yazık ki -ülkemiz dahil- çok geniş coğrafyalarda, insanlar geleneksel kimlikleri üzerinden, gerçekçi toplumsal kimliklerini alt etme üzerine kurulmuş yasalar çerçevesinde yaşayabiliyor. Sıradan, alaycı bir tebessüm bile, aşağıda olanın haksızlığının altında yatan gerçeği açığa çıkarmaya yetiyor. Penahi’nin yaptığı ise bu acımasız, kabullenmekte her seferinde zorlandığımız uygunsuz gerçeği uzun sürmeyen bir diyalog yoluyla önümüze koymak.

taksi sinematopya 2

Taksi’nin müşterilerinden başından yaralanmış adam ve onun ajite karısı, geleneklerin arkasına sığınılan bu ülkede insan hayatının ne kadar ucuz, ne kadar ölümlü dünya felsefesi üzerine kurulu olduğunu gösterirken, ellerinde bir kavanozla çeşmeye balık bırakmaya giden iki yaşlı kadın da dış dünyaya gösterilen sistem ile halkın iç dünyası arasındaki korkunç uçurum hakkında tüyo veriyor. Aslında Taksi’de Penahi’ye arkadaşlık eden her müşteri, İran’ı küçük detaylarla basitçe özetlerken özellikle korsan DVD satıcısı, Penahi’nin ilkokul çağındaki kız yeğeni ve elinde bir demet gül ile müvekkilini ziyarete giden avukat kadın biraz daha ön plana çıkıyor. Üçünün de İran toplumu ve yapılanması konusunda aynı meseleye odaklanıyor: Yasaklar ve üstü kapatılan gerçekler. DVD satıcısı, her ne kadar bu belgesel tadındaki kurmaca eserin neşesi olarak zihinlere kazınmış olsa da, basit bir konu üzerinden yasak mevzusuna değiniyor. Penahi’nin kendisinin, kendi ülkesinde engellenmiş bir isim olması bir yana, dış dünyadaki sanata da kapalı bir kutu olan İran’da sanat icra etmenin ve sanata ulaşmanın el altından yürütüldüğü zaten bilinen bir gerçek. Hani bir kesimin, sanki suyun kaldırma kuvvetini keşfetmişçesine hiçbir zaman dilinden düşürmediği “yasaklanırsa illegal yoldan … artar” kuramı var ya, onu alkol, sigara, uyuşturucu gibi aslında toplumlar için afyonlaşmış malzemelerle değil de, çok temel bir olgu üzerinden inceliyor Penahi. Sanatın kendisi, bizim dünyamızda ulaşmak için çaba sarf edilen bir şey değilken İran’da bir ihtiyaç. Geleneksel yapısı ne olursa olsun, dünya mirasına sayısız eser kazandırmış köklü bir toplumun artık kalıtsallaşmış, primitif ihtiyaçlarından biri haline gelmiş bir bütün sanat. Devlet ise hem onun icra edilmesine hem de ona ulaşılmasına engel olmaya çalışıyor. Penahi, bu yasağı aracına bir kamera yerleştirerek delerken, sanatı seven ya da sanatçı olmaya çalışan kesim de el altından ulaşmaya çalışıyor ona. Düşününce, Woody Allen’ın ya da Nuri Bilge Ceylan’ın bir filmine uyuşturucu muamelesi yapılmasından bahsetmiyor muyuz aslında? Sahi, devlet gerçekten sanatın uyuşturucu olduğuna inanıyor olmasın? Peki sanatın, uyuşturucunun aksine afyon etkisi yaratmaktan ziyade devletin korkularına bir araç olması üzerine ne diyor Penahi?

İşte bu noktada, sanat ve yasak üzerine ön koltuğa bir başka müşteri oturuyor: Penahi’nin yeğeni. Küçük kız henüz ilkokul çağında. Elinde kamerasıyla, öğretmeninin verdiği kısa film çekme ödevi üzerine dayısına danışıyor. Penahi, ona nasıl bir film çekeceğini sorduğunda ise küçük kız, öğretmeninin film için koyduğu kısıtlamaları sıralamaya başlıyor: Erkek ile kadın yakın temas kurmayacak, olumlu karakter kravat takmayacak, olumlu karakter sakallı olacak ve daha pek çok şey. Burada öğretmen, devletin kendisini oynamıyor mu? Kendi koyduğu kurallar üzerinden, sanata şekil vererek toplum üzerinde afyon etkisi yaratmaya çalışmıyor mu? Küçük kızın park halindeki takside çektiği, çöp toplayıcı çocuğun ise başrolünde oynadığı kısa film ise sansürün eninde sonunda delineceğini de gösteriyor aslında bize. Nasıl ki Penahi, beş sene içinde üç yasaklı film çekmişse, çöp toplayan çocuk da küçük kızın yazdığı (ve aslında etik anlamda doğru şekillendirilmiş) senaryoya uymak yerine kendi bildiğini okuyor. Küçük kız, bir anda devletin emir kulu iken, film çekmek için kamerayı eline aldığında devletin kendisi oluyor. Fakat Penahi’nin bu yeni devlet tanımı için ütopik, ulaşılmak istenen bir devlet diyebiliriz. Küçük kız, sınırlandırmaları yaparken ahlaki ya da toplumsal doğrulardan değil, etik doğrulardan emir alıyor. Onun sanata ve insana dürüst yaklaşımı ise çöp toplayan çocuğun yanlışı ile bölünüyor.

taksi sinematopya 3

Her iki şekilde de, en nihayetinde tüm o hikayelerin yazıldığına ve tüm o filmlerin çekildiğine kendimizi inandırmak zorunda hissediyoruz. Penahi bunu söylerken, sanatı kısırlaştıran diyarındaki genç sinemacılara olduğu kadar dünyanın dört bir köşesinde nefes alan özgür ruhlara da bir mesaj veriyor: İcra etmek istediğin şey sanat ise, bir şeyler okuyarak ya da seyrederek bunu yapamazsın. Kendini dışarı at, sanat sana gelecektir. Penahi de kendini iyi ki dışarı atmış, iyi ki yasağın zincirlerini kırmış ve iyi ki yasaklı döneminin iki kapalı kutu eserinden sonra direksiyonun başına geçmiş. Ayrıca belirtmek gerekiyor ki bu yasak meselesinin samimiyeti, İran’ın (devletin kontrolündeki) Sinema Organizasyonu başkanı tarafından Penahi’nin Berlin başarısı tebrik edildiği için sorgulamaya açık. Nasıl ki bundan iki sene önce Suudi Arabistan’ın kadın yönetmen elinden çıkan ilk filmi (Wadjda/Vecide), kadınların yönetmenlik yapmasının yasak olmasına rağmen devlet eliyle desteklenmiş bir proje olarak Oscar aday adayı olduysa ve bunu zihnimize yerleştirmekte güçlük çektiysek, Penahi’nin yasağı üzerinden devletin iki yüzlü tavrını anlamlandırmaya çalışmak da aynı güçlüğü yaşatıyor. Bu tartışmaya açık politikalar bir kenarda dursun, Penahi’nin ve diğer yasaklı isimlerin film yapmaya devam etmeleri herkesin yararına. Belli ki onun hikayeleri daha yazılmadı ve onun daha çekilmemiş çok filmi var. Darren Aronosfky’nin dediği gibi Taksi, sinemaya bir aşk mektubu.