1. Taxi (Jafar Panahi)

Yasaklı olmasına rağmen gizlice çektiği This Is Not a Film ve Closed Curtain filmleriyle değişmesi gereken, değişmek zorunda olan İran’ın güncel durumuna ayna tutan ünlü yönetmen Jafar Panahi, 2015 Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı alan son filmiyle karşımızda.Taxi filminde bu sefer yönetmen evden dışarı çıkıyor ve taksicilik yaparak İran halkının, modern İran’ın nabzını tutuyor. Hikaye akla ilk olarak Abbas Kiarostami’nin 2002 yılındaçektiği Ten filmini getiriyor ve yaşanılan coğrafyanın nabzını tutma açısından Ten’in ne kadar başarılı olduğu düşünüldüğünde, seyircinin Taxi’den de benzer bir performans bekleyeceğini söyleyebiliriz. Jafar Panahi’nin aracına binen müşterilerini gidecekleri yerlere götürürken ülkenin siyasi geleceği, ekonomik durumu, sosyal aktiviteleri hakkında sohbet etmelerini takip etmenin keyifli olacağını düşünüyorum. (Hakan Ergan)

2. Sarmaşık (Tolga Karaçelik)

Gişe Memuru filminden tanıdığımız Tolga Karaçelik‘in yeni filmi Sarmaşık, dünya prömiyerini yaptığı Sundance‘te övgüyle karşılanmıştı. Bu yılki festivalin “Ulusal Yarışma” bölümünün iddialılarından olan film, demirleyen bir gemide kalan altı kişinin otoriteyle yüzleşme hikayesini anlatıyor. Sarmaşık‘ta gemiciler ve kaptan arasındaki hiyerarşik ilişkileri sorgulayan yönetmen, anlamlı bir soru soruyor; “Gitmeyen gemi gemi değilse, kaptana ne yapmalı?”. Festival seyircilerinin beğeniyle takip ettiği oyuncu Nadir Sarıbacak başrolde yer alırken, kamera da görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki‘ye emanet. (Fırat Çakkalkurt)

3. The Salvation (Kristian Levring)

Son filmi Michael Kohlhaas ve özellikle Jagten’deki Lucas rolüyle hatırlanabilecek –ki bence var olduğu her filme kendi imzasını atan- Mads Mikkelsen’in başrolünde olduğu The Salvation, Dogma 95 hareketinin öncülerinden yönetmen Kristian Levring’in imzasını taşıyor. Dolayısıyla 1870’lerin Amerika’sında geçen bir western filmi olarak The Salvation’ın Dogma’nın tür kavramına karşı çıkan ve gereksiz vurdulu kırdılı sahneleri kabul etmeyen ilkeleri doğrultusunda nasıl bir western hikâyesi ortaya koyduğunu merak ediyor, filmin izleyen herkes için sürprizler barındıracağını düşünüyorum. (Evşen Mercan)

4. Silent Heart (Bille August)

Goodbye Bafana, Les Miserables gibi filmleriyle tanıdığımız 66 yaşındaki Oscar ödüllü yönetmen Bille August’un Silent Heart’ı, festivallerden ödülle dönmeye alışkın. 2014 San Sebastian Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu (P. Steen) ödülünü ve 2014 Kopenhag Robert Festival’inde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (D. Curcic) ödülünü alan film, hafta sonunda bir araya gelen aile bireyleri arasındaki ilişkileri konu ediyor. Hastalığı daha da kötüleşmeden ölmeye karar veren Esther ve onun bu kararına saygı duymak zorunda kalan aile üyelerine odaklanan yönetmen, yaşam ile ölüm, sevgi ile nefret arasındaki ince çizgileri usulca seyirciye gösteriyor. (Selin Yetimoğlu)

5. Words with Gods

21 Grams ve Babil filmlerinin yazarı Guillermo Arriaga’nın önderliğini yaptığı, dokuz ünlü yönetmenin farklı inançlar üzerine çektiği kısa filmlerden oluşan Words with Gods, Venedik’ten sonra şimdi de İstanbul’da. Arriaga’nın haricinde Emir Kusturica, Bahman Ghobadi ve Hector Babenco gibi usta isimlerin de yer aldığı yapımda Ghobadi’nin kısa filminde tanıdık bir sima olarak Yılmaz Erdoğan’ı da görmek mümkün. Bir araya gelmesi her zaman mümkün olmayan bu isimlerin özellikle de din gibi farklı bakış açılarına sahip olunan bir konuda hikayeler anlatmalarını kaçırmamak gerekir. Meksika’dan Japonya’ya, Irak’tan Brezilya’ya sıçrayan bu hikayeler grubu ile ilgili Venedik yorumlarına baktığımızda çoğunlukla olumlu yorumlara rastlamak mümkün. (Hakan Ergan)

6. Phoenix (Christian Petzold)

Altın Ayı ödüllü Barbara‘nın yönetmeni Christian Petzold ve başrol oyuncuları Nina Hoss veRonald Zehrfeld Phoenix‘te bir kez daha bir araya geliyorlar. Kamerasını II. Dünya Savaşı ertesinin Berlin’ine çeviren yönetmen, gördüğü işkenceler nedeniyle yüzünden estetik ameliyat olmak zorunda kalan Nelly’nin savaş ertesinde yaşadıklarına odaklanıyor. “Uluslararası Yarışma”nın bu yılki kazananı Phoenix olursa şaşırmayın. (Fırat Çakkalkurt)

7. The Good Lie (Philippe Falardeau)

Monsieur Lazhar filminde olduğu gibi yönetmen Philippe Falardeau The Good Lie’da da yine göçmenleri ve onların hikâyesini temele alıyor. Ait olmama ve yersiz yurtsuzluk meselelerine ilgi duyan sinemaseverlerin ayrıca bu yılki Oscar ödüllerinde En İyi Kadın Oyuncu dalında Wild filmindeki rolüyle aday gösterilen Reese Witherspoon’un son performansını da izleyebilmeleri için The Good Lie listeye eklenebilecek filmlerin başında geliyor. (Evşen Mercan)

8. Party Girl (Samuel Theis)

Yönetmenin kendi ailesinin oyuncu olduğu bu sıradışı film, Türkiye seyircisine sunulmadan önce geçtiği yerlerden eli boş dönmedi. 2014 Cannes En İyi İlk Film, En İyi Oyuncu Kadrosu–Belirli Bir Bakış Camera d’or, 2014 Cabourg Büyük Ödül, 2014 Paris Cinema Halk Ödülü, 2014 Odessa En İyi Kadın Oyuncu, 2014 Bratislava Büyük Ödül, En İyi Kadın Oyuncu, Öğrenci Jürisi Ödülü gibi ödüllerle karşımıza çıkan Party Girl, yönetmen Samuel Theis’in annesinin hikâyesidir. Angélique, bir gece kulübünde konsomatrislik yapan 60 yaşında bir kadındır. Hâlâ aklı eğlencede olan, hâlâ erkeklerden hoşlanan Angélique, zaman geçtikçe müşterilerini kaybetmeye başlar. Gedikli müşterilerinden Michel yine de ona aşıktır ve nihayet, bir gün evlenme teklif eder. “Bu teklif, gece hayatından başka bir şey bilmeyen ve aniden artık evinin kadını olmaya karar veren birinin yolculuğunun sonunu mu, yoksa yeni bir başlangıcı mı ifade eder?” Film bu soru üzerine kuruluyor. Party Girl’ün en ilgi çekici ayrıntıları ise oyuncuların kimliği. Filmdeki kardeşler gerçek hayatta da kardeş. Başka bir deyişle, yönetmen ve kardeşleri filmde kendilerini oynuyorlar. Angélique ise gerçekten yönetmenin annesi. (Selin Yetimoğlu)

9. A Most Violent Year (J.C. Chandor)

New York’un en tehlikeli, en şiddetli on iki ayını oluşturan 1981 senesi, başrollerinde Oscar Isaac ve Jessica Chastain’in olduğu A Most Violent Year filminde, yönetmen J.C. Chandor’un ellerinde anlatılıyor. Daha önce Margin Call ve All is Lost filmleriyle dikkat çekmeyi başaran yönetmenin son filmi özellikle 80’ler dönemini anlatmadaki başarısıyla adından söz ettiriyor. Abel Morales’in Amerika’nın serbest piyasa etkisi altında yeni bir döneme girdiği bu yıllarda ayakta kalma mücadelesini izliyoruz ve para dolu kamyonların kaçırıldığı, her gün farklı bir suikastın yaşandığı, kâr peşinde koşan para babalarının restleştiği bir suç dünyasında Morales’in işi gerçekten zordur. Hızlı temposu ve güzel yazılmış senaryosuyla gösterildiği ülkelerde övgüler alan film, Chandor’un sinemasını takip edenler için özellikle önerilir. (Hakan Ergan)

10. Oh! What a Lovely War (Richard Attenborough)

Festival müdavimleri sadece vizyonda seyretme şansı bulamayacakları güncel filmleri seyredebildikleri için değil, aynı zamanda sinema klasiklerini bir kez de beyaz perdede seyredebildikleri için severler festivalleri. Bu nedenle programdaki klasikler, festivalin ruhunu en iyi taşıyan filmlerdir. Yönetmen Richard Attenborough‘nun anısına gösterilecek olan Oh! What a Lovely War da bu ruhu tecrübe etmek isteyen sinema severlere önerimdir.Altın Küre ve BAFTA ödülleri de bulunan Oh! What a Lovely War, kaçırılmaması gereken savaş karşıtı bir müzikal. (Fırat Çakkalkurt)

11. The Owners (Adilkhan Yerzhanov)

32 yaşındaki Kazak yönetmen Adilkhan Yerzhanov’un ilk gösterimini Cannes’da yapan filmi, yakından tanıdığımız bir coğrafyadaki aşina olduğumuz bürokratik açmazları göstermesi bakımından “Dünya Festivallerinden” kategorisinin öne çıkanlarından. Ayrıca normal şartlarda sinemalarımızda benzerlerini izleme şansını pek de yakalayamadığımız, Hollywood ve Avrupa sineması dışındaki bu çalışmaya on beş gün içinde izleme şansı vermenizi öneririm. Ülkemizde de rahatlıkla rastlanabilecek bu durum komedisi mutlaka ilginizi çekecektir. (Evşen Mercan)

12. Court (Chaitanya Tamhane)

“Yeni Bir Bakış” bölümündeki 15 film arasında en merak edilenlerden biri olan Court, öncüllerine pek benzemeyen, farklı anlatı biçimiyle öne çıkan bir mahkeme filmi. Geçtiğimiz yıl Venedik’te, aldığı ödüllerin yanı sıra eleştirmenlerden de yaratıcı senaryosuna dair övgü toplayan Hindistan yapımı film, mahkeme salonunun gerçekçi bir tasviri. Yaşlı bir halk şarkıcısı, şarkılarıyla bir lağım işçisini intihara teşvik etmekle suçlanıyor. Asliye mahkemesinde görülen davada hem kentin sıradan insanlarının hem de hâkim ve savcılarının sıradan yaşamlarına tanık oluyoruz. Hint yönetmen Chaitanya Tamhane’nin bu etkileyici ilk filmi, Hindistan yargı sistemini sınıf ve iktidar ilişkileriyle gözler önüne seriyor ve gösterildiği ülkelerden övgüleri ve ödülleri toplamadan pek de çıkmıyor. (Selin Yetimoğlu)

13. Kar Korsanları (Faruk Hacıhafızoğlu)

Berlin‘de Kristal Ayı için yarışan Kar Korsanları, Faruk Hacıhafızoğlu‘nun ilk filmi. Festivalde “Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü” için yarışacak olan film, 1981 yılının Kars’ında geçiyor. Askeri darbe ve ağır kış şartlarının yaşamı fazlasıyla zorlaştırdığı şehirde, Serhat, Gürbüz ve İbo isimli üç arkadaş kömür bulmak için çabalarlar. Bu üç çocuğun arkadaşlığı üzerinden klasik temalara değinen Kar Korsanları, festival sinemasının çok sevdiği Kars şehrinin etkileyici bir temsilini seyirciye sunma potansiyeline sahip görünüyor. (Fırat Çakkalkurt)

Reklamlar